|
Zekeriya KURTULMUŞKırklareli İl Kültür ve Turizm MüdürlüğüFolklor (Halk Kültürü) AraştırmacısıFolklor, halkın geleneklerini, adetlerini, inançlarını, efsanelerini, türkülerini, edebiyatını inceleyen, bunları gün ışığına çıkaran ve gelecek kuşaklara aktaran bir bilim dalıdır. Folklor, geçmişle geleceği birbirine bağlayan bir köprüdür. Folklor, Halk Edebiyatı; Gelenekler, Görenekler ve İnançlar ile Maddi Kültür, olmak üzere üç ana başlık altında toplanmaktadır. 1. Halk Edebiyatı a. Atasözleri Atasözleri, yüzyıllar boyunca insanlar tarafından tecrübe edilmiş, doğruluğu deneylerle kanıtlanmış ve günümüze ulaşmış, geçmiş tecrübelerini nasihat şeklinde anlatan, milletin ortak malı olmuş sözlerdir. Kırklareli’de söylenen atasözlerinin bir kısmı muhakkak ki ülkemiz genelinde bilinmektedir. Bölgesel olarak söylenen atasözlerinden bir kısmına şöyle örnek verilebilir; Bağda izin olsun, yemeğe yüzün olsun. Eşeğin canı yanarsa, yarış atını geçer. Harman döven öküzün ağzı bağlanmaz. Keçinin yemediği ot, karnını ağrıtır. Mart ayı dert ayı, bir sepet saman ver Ali dayı. Tutulan kısrak, harmanı döver. Ver yiyeyim, ört yatayım. b. Bilmeceler Uzun kış gecelerinde, aile toplantılarında söylenip ortamı neşelendiren, insanı düşünmeye sevk eden halk edebiyatı ürünlerinden biri de bilmecelerdir. Kırklareli’de halk arasında söylenen bilmecelerden bazıları şunlardır; Ağaç üstünde kara şopar (Zeytin) Çarşıda satılmaz, elle tutulmaz Ondan daha tatlı bir şey bulunmaz (Uyku) Dağdan gelir sekerek Kara üzüm dökerek (Keçi) Hey gidinin poturu Ev üstünde oturu (Baca) Karşıdan baktım pek çok Yanına vardım hiç yok. (Sis) c. Deyimler Deyimler, kendi anlamından biraz daha farklı anlam taşıyan, kalıplaşmış kelime veya kelime gruplarıdır. Kırklareli’de derlenmiş deyimlerden bazıları şunlardır; El etek çekmek Fıkır fıkır kaynamak Nal çakmak Var delisi olmak Yaş yere basmamak. d. Maniler Maniler; yazarı bilinmeyen, anlatılmak istenen tema genellikle son iki dizesinde yer alan, konuları aşk, özlem ve ayrılık olan, kafiye düzeni, (a,a,b,a) şeklindeki anonim folklor ürünleridir. Halk arasında yaygın olarak söylenen manilerden birkaç örnek; Ayva gömdüm samana Dumana bak dumana Şoför yarim var iken Gider miyim çobana? Bahçelerde sardunya Sardunyayı kırdın ya İstemiyom dermişsin Yine bana kaldın ya. Elimde zilli dare Taştan olur minare Çok isteştik sevdiğim Vermiyorlar ne çare Karahalil üç bölüm Yavaş geliyor gülüm Bana yardan ayrılmak Ölüm geliyor ölüm. Saçını tarıyorsun Sen güzel arıyorsun Güzeli arar iken Benden de kalıyorsun. e. Ninniler Ninniler, annelerin çocuklarını uyutmak için söyledikleri türkülerdir. Ninni, çocuğun altı temizlenip karnı doyurulduktan sonra yüksek sesle başlanıp, çocuğun uyumasına doğru alçalan bir sesle söylenir. Kırklareli ve çevresinde söylenen ninnilere bir örnek; Dandini dandini danalı kuzu Elleri ayakları kınalı kuzu Asmaya kurdum salıncak Eline de verdim oyuncak Yine de uyumadı gitti Şu küçücük yumurcak Eee eee ee şimdi Bir eşek buldum ben şimdi Sahibi geldi ee şimdi Ooo kuşu Nerelerde su kuşu Çalılıkta yuvası Mamacık getir babası Dandini dandini dastana Danalar girmiş bostana Kov bostancı dananı Yemesin bizim bostanı Eh ee ee Allah Uykucuklar ver Allah f. Tekerlemeler Tekerlemeler, çocukların sokakta oyun oynamaya, masal anlatmaya başlamadan önce söyledikleri veya bir grubu güldürmek için kafiye düzeninden faydalanarak, şaşırtmak amacıyla söylenen halk edebiyatı ürünleridir. Laleli Belkız İçeriye gir kız İpte atla kız Dışarıya çok kız Tarhana tartar Boğazımı yırtar Baklava kardeş Gel beni kurtar g. Türküler Yöreye ait pek çok türkü mevcuttur. Sevgiyi, acıyı, gurbeti ve özlemi konu edinmiş türküler olduğu gibi, geçmişte Osmanlı sınırları içinde olup da 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ile kaybedilen topraklar ile ilgili de pek çok türkü söylenmektedir. Türkülerin bir kısmı Balkan göçmenleri ile yurda gelmişken, bir kısmı da yerli halk tarafından üretilmiş ve yaşatılmıştır. Yöreye ait türküden bazı örnekler: “Ah Selanik” Muzaffer SARISÖZEN tarafından 16 Temmuz 1947 tarihinde, Kasap Tahsin’den, Vize’de derlenmiştir. “Akça Köyün Bağları” Muzaffer SARISÖZEN tarafından 09 Ağustos 1947 tarihinde Arife TİMUR’dan derlenmiştir. “Alim Gitme Pazara” “Avlu Dibi” Muzaffer SARISÖZEN tarafından 15 Ağustos 1947 tarihinde, Fatma GÜRSU’dan, Kırklareli’nde derlenmiştir. “Ayşem” “Bahçelerde Biberiye” TRT Müzik Dairesi THM repertuarı sıra no: 1366’da kayıtlı olan türkü, Aşık Ali TAMBURACI tarafından derlenmiş ve Nida TÜFEKÇİ tarafından notaya alınmıştır. Türkünün sözleri şöyledir; Bahçelerde biberiye Şişe dolu anberiye Sen benimsin gel beriye Aman aman aman balabancı Sol yanında vardır sancı Aman makidonlu makidonlu Güzellerin içinde pek şanlı Bahçelerde olur marul Sular akar harıl harıl İnce belden sıkı sarıl Aman aman balabancı Sol yanımda vardır sancı Aman makidonlu makidonlu Güzellerin içinde pek şanlı Bahçelerde olur haşhaş Rakı içtim oldum serhoş Ela gözler olur bir hoş Aman aman balabancı Sol yanımda vardır sancı Aman makidonlu makidonlu Güzellerin içinde pek şanlı. “Bahçelerde Yeşil Mazı” “Bana Derler Gazi Boşnak” Muzaffer SARISÖZEN tarafından 16 Temmuz 1947 tarihinde Ahmet KÖK’ten, Kırklareli’de derlenmiştir. “Ben Gitmem İnekliye” Muzaffer SARISÖZEN tarafından 14 Ağustos 1947 tarihinde, Aşık Ali TANBURACI’dan, Kırklareli’de derlenmiştir. “Budin” Muzaffer SARISÖZEN tarafından 16 Temmuz 1947 tarihinde Ahmet AŞIK’tan Vize İlçesi, Evrenli Köyü’nde derlenmiştir. “Candarmanın Kılıcı” “Çayıra Serdim Postu” “Derdim Çoktur” Muzaffer SARISÖZEN tarafından 15 Ağustos 1947 tarihinde Vahid Lütfi SALCI’dan, Kırklareli’de derlenmiştir. “Dere Geliyor Dere” Saadet KARACA’dan derlenmiştir. “Giderim Giderim Varna Görünmez” Zekeriya KURTULMUŞ tarafından 21 Eylül 1993 tarihinde Sezai ÇETİN’den, Kırklareli Merkez ilçeye bağlı Çeşmeköy’de derlenmiş ve Kırklareli İl Kültür Müdürlüğü Folklor Araştırması arşivine alınmıştır. Türkünün sözleri şöyledir; Giderim giderim ooof Varna görünmez Dönerim arkama bakarım ooof Kimseler gelmez Dönerim arkama bakarım ooof Kimseler gelmez Babam da ihtiyar ooof Ata binemez Nişanlım küçüktür ağ-beyler ooof Yolları bilmez. Nişanlım küçüktür ağ-beyler ooof Yolları bilmez. Söyle Elif kız söyle ooof Türkünü söyle Türkü de bilmiyom ağ-beyler ooof Kuran okurum. Türkü de bilmiyom ağ-beyler ooof Kuran okurum. Esvaplarım sandıkta ooof Basılı kaldı. Evde nişanlım ağ-beyler ooof Yasılı kaldı. Evde nişanlım ağ-beyler ooof Yasılı kaldı. Yetişin kardaşlar yetişin ooof Aldılar beni Deli de orman şaykaları ooof Çaldılar beni Deli de orman şaykaları ooof Çaldılar beni “Grep” Muzaffer SARISÖZEN tarafından 09 Ağustos 1947 tarihinde Zehra KAHRAMANLAR’dan Kırklareli’de derlenmiştir. “Hasseler Giymiş” Muzaffer SARISÖZEN tarafından 16 Temmuz 1947 tarihinde Mehmet GEÇİT’ten Vize İlçesi’nde derlenmiştir. “Haticem” “İnce Giyerim İnce” Yöreye ait türkünün sözleri şöyledir; İnce giyerim ince Pembe yakışır gence İnce giyerim ince Pembe yakışır gence İnsan bir hoş oluyor Sevdiğini görünce İnsan bir hoş oluyor Sevdiğini görünce Of sen yana, ben cama İkimizin resmini çıkarsınlar yan yana Derelerin çakılı Nerden aldın akılı Döne döne oynuyor Ağabeyimin çakırı Of sen yana, ben cama İkimizin resmini çıkarsınlar yan yana Dereler çakıl taşlı Ördekler yeşil başlı Benim sevdiğim dilber Al yanak kalem kaşlı Of sen yana, ben cama İkimizin resmini çıkarsınlar yan yana “İn Dereye” “Kırmızı Gül” Aşık Ali TAMBURACI tarafından derlenmiştir. “Yar Yalelellim Hüseyin Derler Adıma” Faruk YILMAZ tarafından Merkez İlçe Çeşmeköy’de Sezai ÇETİN’den derlenmiştir. Türkünün sözleri şöyledir; Yar yar yalelellim var Hüseyin derler adıma(aman) Doyum olmaz tadıma Eller ne derse desin(aman) Ben varacam inadıma Yaleli yalelelli yalelelli aman Yaleli yalelelli yalelelli Yar yar yalelellim yar Harmanda misirim var(aman) Duvarda hasırım var Seni gidi gavurun kızı(aman) Neremde kusurum var Yaleli yalelelli yalelelli aman Yaleli yalelelli yalelelli Yar yar yalelellim yar Ezme ile yar ezme ile(aman) Yar bulunur mu gezme ile Çok cici kızlar kandırdım(aman) Kaşımı da gözümü süzme ilen. Yaleli yalelelli yalelelli aman Yaleli yalelelli yalelelli 2. Gelenekler, Görenekler, İnançlar Gelenek, geçmiş kuşaklardan günümüze kadar gelmiş, yaşatıldığı toplum bireyleri arasında kuvvetli bir bağ oluşturmuş veya o toplulukta eskiden kalmış olmaları sebebiyle, saygı duyulup kuşaktan kuşağa aktarılan kültürel bir harekettir. Görenek, henüz gelenekselleşmemiş, bireylerin birbirlerinden görerek yaptıkları davranışlardır. İnanç, doğru olduğuna inanılan, dinsel içerikli düşünce ve davranışlardır. a. Doğum Geleneği Gözünü dünyaya yeni açan bir çocuk, vücudunda pişik oluşmaması ve kokmaması için önce tuzlu suyla yıkanır. Yıkanma işlemi tamamlanınca tekrar tuzlanır. Üç günlük olan çocuk bu zaman zarfında sararırsa, sarı renginin düzelmesi için üç gün süreyle “kaldırma” denilen yıkama esnasında, yıkandığı suya darı tanesi atılır. Doğumdan sonra lohusanın yanında kırk gün süreyle bir kişi durur. Lohusanın yanında duran kişi her ihtimale karşı dışarı çıkarsa diye, odada bir Kur’an-ı Kerim, bir süpürge veya bir demir parçası bulundurulur. Bununla çocuğa cinlerin çarpmasının önlenmiş olacağına inanılır. Çocuk kırk günlük olduğunda, tekrar yıkanır ve kırk kaşıklık son durulama suyu ile durulanır. Bu yıkanmaya “kırk çıkarma” veya “kırklanma” denir. Kırkı çıkan çocuk, yakın bir komşuya “Kırk uçurmaya” götürülür. Çocuk, kırkı çıkana kadar olumsuz bir durumla karşılaşmamışsa bundan sonra da karşılaşmayacağına inanılır. Aynı günlerde yakın komşularında veya akraba arasında bir başka çocuk daha dünyaya gelmiş ise kırkları çıkıncaya kadar, her iki çocuk görüştürülmez. Çocukları kırkı çıkana kadar görüşürler ise birinin büyüyüp diğerinin büyümeyeceğine inanılmaktadır. Anne sütünün kaçacağına inanıldığından, lohusanın yanında bir başkası süt emzirmez. Tırnak kesimi, çocuğun kırkı çıktıktan sonra yapılır. Kesilen tırnak, babasının cebine konur ve karşılığında para alınır. Babadan alınan bu parayla çocuğa bir şeyler alınır. Çocuk 6 aylık olunca(kız ise) eline kına yakılır. İlk defa ayakta durmaya başlayıp, ilk adımını attığı zaman “tay çöreği” veya “adım çöreği” ismi altında bir kutlama yapılır. Bu kutlamada, içinde birkaç tanesinde demir para bulunan bir tepsi lokma veya kurabiye pişirilir. Çocuğun ayaklarına kurdele bağlanıp, boş bir yere çıkarılarak, mahallenin ufak çocukları toplanır ve belirli bir mesafeden çocuğa doğru koşturulur. Yarışı kazanan çocuğa para veya hediye verilir. İlk kez ayakta duran çocuğun ayaklarındaki kurdele kestirilir. Bundan sonra yapılan lokma veya kurabiyeler, orada toplananlara dağıtılır. İçinde para bulunan lokma veya kurabiye kime düştüyse o kişi, çocuğa uygun bir hediye alır. b. Sünnet Geleneği Sünnet yaşı 5 ila 12 yaş arasında olduğundan, okulların tatil olduğu yaz aylarında çocuğun sünnet düğünü yapılır. Sünnet elbisesi en az bir hafta öncesinden alınır, çocuğun yatağı renkli tülbent ve kağıtlarla, ışıklarla süslenir. Sünnet düğünü cuma-cumartesi veya cumartesi-pazar olmak üzere iki gün yapılır. Bir gece önce kına gecesi yapılır. Bu gecede akrabaları, yakınları ve komşuları toplanarak çocuğu oynatır, silah tutan parmaklarına kına yakarlar. Kına yakan kişinin koluna tülbent bağlanır. Kınayı yakacak olanın anne ve babasının sağ olmasına özellikle dikkat edlir. Bununla çocuğun uzun ömürlü olması temenni edilir. Ertesi gün, öğlen saatlerinde bir araba konvoyu oluşturularak, sünnet çocuğu gezdirilir. Konvoyda tüm arabalara birer havlu bağlanır ve son olarak çocuk sünnet edilir. Sünnet edilme esnasında bir horoz kesilir. Çocuk yatağına yatırılınca mevlit okutulur, mevlidin sonunda orada bulunanlara pilav, ayran ve tatlı dağıtılır. Yakınları ve komşuları tarafından sünnet çocuğuna geçmiş olsun diyerek hediye verilir. Akşama kadar eğlenceler, oyunlar yapılarak, sünnet düğünü tamamlanır. c. Askere Uğurlama Geleneği Askere gidecek gençler, önce akraba ziyaretlerine başlarlar. Akrabaları, kendilerini ziyarete gelen gençlere çeşitli yemekler yapıp ağırlarlar. Bu ziyaretler 15-20 gün boyunca devam eder(Limanköy). Bu süre içerisinde, gençlerin boynuna kırmızı oyalı tülbent bağlanır.Toplu halde birisinin elinde bayrak, ev ev dolaşırlar ve hangi haneye gidilirse o hane tarafından yardım olsun diye gençlere para verilir. Askere gitmeye bir gün kala, topluca asker düğünü yapılır ve masrafları asker aileleri ortak karşılar(Çiğdemli, Katranca Köyü). Askerin tabanca tutacağı parmağına kına yakılır ve o gece davul-zurna eşliğinde tüm köy gençleri, kızlı erkekli oynarlar. Ertesi gün askere gidecek gençler evden çıkarken annesinin ve babasının, kardeşlerinin ellerini öper,” Allahaısmarladık” der. Bu esnada bazı köylerde (Lüleburgaz Ertuğrul ky.) gencin başının üzerinde tuz ve un çevrilir. Evden çıkarken askerlik günlerinin su gibi geçmesi dileğiyle, asker adayının arkasından su dökülür(Beğendik köyü). Askere gidecek genç, ailesi tarafından hazırlanan asker torbasını eline aldıktan sonra, nişanlı ise vedalaşmak üzere nişanlısının evine; nişanlı değilse köy meydanına giderek, burada toplananlar ile vedalaşır. Genellikle asker babalarınca ortaklaşa kurban kesilip, dua edilerek askerler uğurlanır. d. Düğün Gelenekleri Düğünler, süre ve uygulamalar bakımından, şehir ve köylere göre bazı farklılıklar göstermektedir. Bunun nedeni, çeşitli sebeplerle Balkanlardan gelen göçmen gruplar arasındaki kültürel farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Zaman içerisinde göçlerle gelerek Kırklareli’nin değişik bölgelerine yerleşen insanlar, beraberinde adetlerini de getirmiş ve yaşatmışlardır. Daha sonra gelenler, kendilerinden önce gelen insanların kültürleriyle karşılaşmış ve ortak bir kültür oluşturmuşlardır. Ancak bu ortak kültür, Kırklareli’nin değişik bölgelerinde farklı uygulamalar şeklinde görülür. Bu nedenle İl’deki düğün adetleri yer yer farklılık göstermektedir. Düğün Töreni: Düğün telaşı en az bir hafta öncesinden başlar ve genellikle cumartesi-pazar günü olan düğünlerde, perşembe günü kızın çeyizi alınır. Bu arada yengeler sandığın üzerine oturur ve “Sandık kalkmıyor.” diyerek, oğlan tarafından hediye ister. Alınan çeyiz, oğlan evine götürülür ve cuma gününün akşamı kına gecesi yapılır. Oğlan tarafı eğer aynı köyden ise kız evine o gece kına getirir. Yengelerinden biri, gelinin eline kına koyar ve giderler. Daha sonra bu kına gelinin el ve ayaklarına (annesi-babası sağ olan) bir yengesi tarafından yakılır. Gelinin yüzüne renkli bir krep örtülür. Bir darbuka eşliğinde türkü söylenir. Bu türküler gelinin evden ayrılışının, gurbete veya başka bir köye gidişinin öyküsüdür. Gelin de bu türkülerle içlenir ve ağlar. Sabah, gelinin kınaları öksüz bir çocuk tarafından açılır. Ellerine ve ayaklarına kına yakarken konulan paraları bu çocuk alır. Cumartesi günü öğlene doğru oğlan evine davullar, kız evine de çalgılar gelir. Akşam üstü herkes işini bitirene kadar gençler oynar. Akşam üzeri kızın ahretliğinin (sağdıç) hazırlamış olduğu “ahret çiçeği” alınmaya gidilir. Çiçekçiden alınan naylon çiçek dalının üzeri, kızların yaptığı süslerle bezenir. Çiçeğin üzerine mısır patlatılıp dizilir. Kuru üzümler bir ipe dizilerek asılır. Bununla beraber bebek, sakız, sigara, kibrit, emzik, bebek oyuncağı, çikolata, şeker, balon gibi şeyler de asılır. Ayrıca küçük ampuller veya mumlar da yerleştirilerek gece yakılır. Çiçeğin saksısına bir kutu şeker yerleştirilir; çiçekle birlikte ahret kız baklava ve bir de hediye bohça hazırlar. Bütün hazırlıklar gerdek gecesi gelinle damadın zevkle yemesi için yapılır. Bu çiçek daha sonra gelin evinin bir köşesini süslemektedir. Çiçeğe karşılık, gelin kız da ahretliğe hediye bir elbise alır. Çiçeği almaya giderken, yine oyunlar oynanır ve çiçek alınarak, gelin kızın bulunduğu eve getirilir. Bu çiçek, yörede bolluk ve bereketin simgesi olarak nitelendirilmektedir. Aynı gün ve aynı zamanda, oğlan tarafı da oğlanın ahretliğine (sağdıcına) gider. Davul-zurna ile ahretlik evine gelindiğinde, ahretlik gelenleri karşılar. Yaşlılar oturur, gençler de oynar. Daha sonra ahretliğin hazırlamış olduğu baklava tepsisi ve kurbanlık bir koç, eller üstünde damat evine götürülür. Ayrıca ahretlik damat için bir başka hediye de almıştır. Cumartesi gününü pazar gününe bağlayan gecede esas düğün olur. Oyunlar karşılama, halay ve mendil havası şeklindedir. Aynı gece oğlan tarafı, kız evine davullar eşliğinde, takacakları takılarla birlikte gider. “Okuyucu” denen bir kadın teker teker gelinin başı üzerinde döndürek, takıların kimden olduğunu yüksek sesle söyler. Bu arada gelin kız, gelinliğe adım attığından, yalnız gezdirilmez. Cinler ve perilerden korkulduğundan, yanında mutlaka biri bulundurulur. Pazar sabahı gelin kız, yine erkenden gelinlik giyer ve oğlan tarafından takıları almaya gelenleri karşılar. Kız ve oğlan tarafı birlikte oyunlar oynarlar. Kızın ve oğlanın yengeleri, birlikte takıları alarak oğlan evine götürürler. Gelinin ahretliği de ahret çiçeğini alıp damada götürür. Oğlan evinde de oyunlar oynanır ve kız tarafı geri döner. Gelin, kendisini sevdiğine götürecek halayın gelmesini bekler. Sabahtan, ahretlik evinden davul ve zurna ile uykudan uyandırılan damat eve getirilir ve tıraş için hazırlık yapılır. Davullar, köyün kahvehanelerini dolaşarak köy halkını tıraşa davet eder.Tıraştan sonra “gelin alma halayı” yola çıkar ve gelin evine gider. Arkadaşları ile oynayan gelin, kendisini almaya gelen halaya bir kez baktırılır ve bir daha yengelerin kendisini almaya gelmelerini bekler. Kaynana gelini beklerken evden getirdiği ekmeği, bolluk ve bereket niyetiyle dağıtır. Ama gelin naz yapar, gelmez. Önce gelin evinden kaynanaya bir ayna götürülerek baktırılır. Kaynana aynanın üzerine para koyar. “Gelini isteriz.” diye tezahürat yapılır, fakat gelin yine çıkarılmaz. Bu kez, gelinin ayakkabısı götürülür. Para alınır. Bu ayakkabı gelinin çıkacağına işarettir. El çırparak yine gelini isterler. Daha sonra iki yenge ve darbuka çalıp mani söyleyen kız arkadaşları ile birlikte gelin getirilir. Fakat kaynana oynamadan, gelin ortaya girmez. Kızlar; Yarin adı Ramadan Atladı arabadan Biz gelini vermeyiz Kaynana oynamadan manisini arka arkaya söylerler. Yengelerin ve mani söyleyen kızların koluna birer başörtü bağlanır. Kızlara birer kutu şeker ve yengelere de para verilir. Yenge kadınlar, gelini kaynananın elini öpmeye götürürler. Gelin, kaynananın üç kez elini, üç kez de ayağının altını öper. Kaynana da gelinin sırtını üç kez sıvazlar. Gelin, halayla gelen yakın akrabaların ve komşuların ellerini öptükten sonra, varsa erkek kardeşleri, yok ise amca ve dayıları tarafından arabaya bindirilir. Gelin arabasının arkasından, gelinin gideceği eve kendisi ile birlikte bereket götürmesi dileğiyle içerisine buğday ve darı atılmış su dökülür. Gelin arabası damat evine gelmeden önce, kız evinden “Müjde Yastığı”nı alan biri, yastığı damada götürerek para alır. Damat evine gelen gelini, damat etrafa şeker ve paralar atarak karşılar. Sonra gelinin duvağını kaldırır ve kendi hediyesini takar. Ahretlik kapının önünde bir tüfekle bekler. İçeriden çıkan damat üç kez tüfeği ateşledikten sonra, ucunda para bağlı mendili düğün halkına doğru atar. Mendili kim alırsa, evlenme sırasının onda olduğu söylenir. Bu arada gelin dışarı çıkarılır, kucağına kız ve oğlan çocuğu oturtulur. Damat son kez babası, kardeşleri, yakın akrabaları ve arkadaşları ile oynar. Akşam üzeri arkadaşları tarafından köy içine gezmeye çıkartılır. Gerdek gecesi imam nikahı kıyılır. Genç kızlıktan kadınlığa geçen gelin, pazartesi sabahı damadın yakın akrabalarını gezer ve büyüklerin ellerini öperek onlara havlu verir. Onlar da hediye ya da para verirler. Daha sonra gelin, bir kaba su doldurur ve bu su, görümceler tarafından üç defa dökülerek, geldiği evde işlerinin su gibi akıp gitmesi temenni edilir. Öğleden sonra gelin yine gelinliğini giyer ve son defa eğlenilir. “Duvak” veya “Cuma” denilen bu eğlence, kaynananın günüdür. Sadece kadınlar kendileri çalıp, oynarlar. Eğlencenin ortasında, kaynana, orta yerde bir çömlek kırar ve bu hareketiyle “Düşmanlarım çatlasın, gelinimin çömleğinin parçaları kadar çocuğu olsun.” demek ister. Bir hafta sonra gelin, damat ve ailesi, gelinin ailesine yemeğe giderler. Buna geziden gelen “geze” veya “kız ardı” denir. Bu gezmede yemekler yenir, sohbet edilir, aynı zamanda damatlık yapmanın da gelinlik yapmak kadar zor olduğunun bilinmesi için damada bir tabak içerisinde darı getirilerek sayması istenir. Önüne pösteki getirilerek tüylerinin sayılması ve kedi getirilerek nallanması istenir. En zor olanı da damadı ayaklarından zincirle tavana asmaya kalkmalarıdır. Bunların üstesinden gelemeyeceğini bilen damat, para vererek gençlerden kurtulmaya çalışır. İki üç gün sonra da gelinin ailesi oğlan evine yemeğe gider. Bu ziyaretlerde iki ailenin daha iyi anlaşması, kaynaşması amaçlanır. Yörede kız kaçırma olayları çok sık görülür. Ailesi tarafından verilmeyen kızlar kendileri kaçar. Oğlanın çok sevip de alamadığı kızı da oğlan kaçırır. Sonunda aileler arasında anlaşma sağlanır ve düğün yapılır. Bu olaylar yörede normal karşılanmakta ve hiç yadırganmamaktadır. e. Bayram Geleneği Kırklareli’de Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, Mart Dokuzu ve Hıdrellez gelenekleri halk tarafından kutlanan bayramlardır. Ramazan ve Kurban Bayramları yaklaşırken evlerde temizlik yapılır, baklavalar hazırlanır. Yeni giysiler için alışveriş yapılır. Ramazan Bayramının arefesinde kuşların bile oruç tuttuğuna inanılır, herkesin oruç tutması istenir. Arefe günü doğan çocuklara Arife, Arif, Ramazan Bayramında doğan çocuklara da Ramazan, Ramize, Bayram gibi isimler konur. Arefe akşamı herkes banyo yapar, temizlenir ve erkenden yatar. Bayram sabahı erken kalkılır, erkekler bayram namazına gider. Erkekler bayram namazından dönene kadar evdeki kadın ve çocuklar yemek yemez, su içmez. Bayram namazı sonrasında küçükler büyüklerin ellerinden, büyükler de küçüklerin gözlerinden öper, hediyeleşme olur. Topluca yapılan kahvaltı sonrasında mezarlıklara ziyarete gidilir. Kurban bayramında, aile varlıklı ise kurban kesilir. Yaşı küçük olanlar, büyüklere ziyarete gider, el öpüp bayramlaşırlar. Bayramlarda dargınlar barıştırılır. f. Mart Dokuzu (Nevruz) Kutlamaları Nevruz, Kırklareli’de Mart Dokuzu ismiyle bilinmekte ve 22 Mart tarihinde kutlanmaktadır. Mart Dokuzu’yla birlikte havaların iyileşeceğine inanılmaktadır. 22 Mart tarihinde, ikindi ile akşam saatleri arasında kutlamaların yapılacağı il merkezindeki Çamlık bölgesinde kurabiye, poğaça ve diğer yiyeceklerini alan halk toplanır. Kutlama yerinde çocuklar uçurtma uçurur, genç kızlar ip atlar, salıncaklarda sallanılır, istop, körebe, ip çekme, yakar topu gibi oyunlar oynanır. Akşam ezanı sıralarında, herkes evine gitmek üzere kutlama alanından ayrılır. g. Hıdrellez Kutlamaları Kırklareli’de Hıdrellez kışın sonu, yazın başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Özellikle köylerde, halk takvimine göre yıl iki bölüm olarak kabul edilmektedir. Bunların biri yaz, diğeri de kıştır. 6 Mayıs ile 7 Kasım arasındaki 186 gün yaz, 8 Kasım ile 5 Mayıs arasındaki 179 gün de kış günleridir. 8 Kasım’da başlayıp 5 Mayıs’ta sona eren kış günlerine ise Kasım günleri denmektedir. Hızır ve İlyas peygamberlerin buluştuğu gün olarak kabul edilen Hıdrellez, halk arasında değişik şekillerde söylenmektedir; Hıdrellez, Hederlez, Ederlez, Hiderlez, İderlez, İlkyaz gibi. 30-35 yıl öncesine kadar Kırklareli halkı, 5 Mayıs günü kırlardan 41 çeşit ot toplamakta, bunları içi su dolu bir küp veya kazana koymaktaydılar. Sabah kalkınca bu suyla tüm aile bireyleri yıkanmaktaydı. Bununla ailenin temiz olacağına, cildin güzelleşeceğine ve hastalıklardan arınıp, zindelik kazanılacağına inanılırdı. Bu gelenek kısmen de olsa halen devam etmektedir. 6 Mayıs gecesi, ateş yakılıp üzerinden atlanır. Bununla, yıl içinde kazanılmış olumsuz ve kötü olan her şeyin yok olacağına inanılır. Bu ateşte hasırlar yakılmakta, böylece bit, pire ve günahlardan da arınıldığına inanılmaktadır. Eski yıllarda, Hıdrelleze bir hafta kala hazırlıklar başlamaktaydı. Evlerde temizlik yapılır ve Hıdrellez pikniği için yiyecekler önceden hazırlanırdı. Ekonomik durumu iyi olanlar, 6 Mayıs günü çevirme yapıp yemek için oğlak ve kuzu almaya gayret gösterirler. Kırklareli’de çok uzun yıllar önce Hıdrellez’in kutlandığı yerlere “Hıdırlık“ denilmekteydi. Kent merkezine 36 km. mesafedeki Azizbaba Köyü’nün yanında bulunan ve “Hıdırlık” denilen bölgede, 6 Mayıs günü Hıdrellez eğlenceleri yapılmaktaydı. Daha sonra Kırklareli merkezine 5 km. mesafedeki Şeytandere ve Asilbeyli Deresi kenarlarında kutlamalar yapılmaya başlanmıştır. Eğlenceler 1990 yılından beri, mayıs ayının güneşli bir hafta sonunda (genellikle ikinci haftadan itibaren) Kırklareli Belediyesi’nin organize ettiği “Karagöz Kültür, Sanat ve Kakava Şenlikleri” ismiyle, Şeytandere’de kutlanmaktadır. Hıdrellez kutlamalarının yapılacağı günden bir gün önce, yer kalmayacak endişesiyle, Şeytandere’ye çadırlar kurulur, yerler ayrılır. Şenlik kutlamalarında, Şeytandere’nin her iki yakasında yer bulmakta zorluk çekilmektedir. Kilometrelerce uzunluktaki bu alanda çadırlarını kuranlar, yaktıkları ateşte ızgara yaparlar, çaylarını demler, yiyip içip eğlenirler. Köprüye yakın bir yere kurulan sahnede konserler verilir, davul ve zurnalar eşliğinde çeşitli oyunlar tertip edilir. Kırklareli Merkez İlçe’de yapılan bu Hıdrellez eğlence ve kutlamalarının dışında İl’in değişik yerlerinde de Hıdrellez kutlamaları yapılmaktadır. Merkez İlçe Erikler Köyü’nde Hıdrellez sabahı güneş doğmadan kalkıp, dereden alınan su içine, akşamdan toplanan “Silkinti Otu” atılarak, banyo yapılır. 7 ve 8 Mayıs günlerinde de Hıdrellez pikniği yapılır. Kuzu ve oğlaklar çevrilir, sucuk kızartılır, köfte yapılır. Bu eğlencelere komşu köylerden de katılanlar olur. Babaeski İlçesi Karahalil Beldesi ile Büyük Mandıra Beldesi’nde Hıdrellez’de yağlı pehlivan güreşleri yapılır. Bulgaristan’a 2 km. mesafedeki Demirköy ilçesine bağlı Beğendik Köyü’nde; köyün kuzey batısında Maşatlık denen yere 27 Mart (Kırklar) ve Mayıs’ın 6’sında Hıdrellez için çıkılır, ip atlanır, salıncakta sallanılarak baharın gelişi kutlanır. Babaeski İlçesi’ne 20 km. mesafedeki Yeniköy’de Hıdrellez’e 40 gün kala “Kırklar” adıyla kutlama yapılır. Salıncaklarda sallanılır, yumurtalar boyanır. “Kırklar, manda gölde mırklar.” sözleriyle hayvanların ilk kez çimene çıkması gerektiği vurgulanır. Hıdrellezde akşamdan ateş yakılıp üzerinden atlanılır. Hıdrellez sabahı erkenden kalkılıp evlere söğüt dalı asılır. Söğüt dalının evlere asılmasının veya vücudun herhangi bir yerine bağlanmasının, sağlık getireceğine inanılmaktadır. Kırklareli kent merkezine 35 km. mesafede, Bulgaristan sınırında bulunan Geçitağzı Köyü’nde de 41 çeşit ot toplanıp, bu otlar sabah erkenden dereden alınan suyun içine atılmakta ve bununla yıkanılmaktadır. Bununla hastalıklardan kurtulup, sağlıklı ve zinde olunacağına inanılmaktadır. Hıdrellez kutlamalarına dair gelenekler, bugün bazı köylerde ya çok zayıflamış, ya da tamamen unutulmuştur. İl’de bugün için Hıdrellez kutlamalarını halen devam ettiren köyler; Hamdibey, Sivriler, Balaban, Düğüncülü, Taşağıl, Ertuğrul, Kuleli, Sinanlı, Nadırlı, Karahalil, Erikler Yurdu ve Karakoç köyleridir. Kırklareli’de Hıdrellez ile ilgili bazı inanışlar şunlardır: — Hıdrellez, evlerde temizlik yapılarak karşılanmalıdır. — İneklerin sütü kesilmesin diye Hıdrelleze 7 gün kala kimseye peynir ve yoğurt mayası verilmez. — Evin bereketi gitmesin düşüncesiyle kimseye ekmek mayası verilmez. — Hıdrellezden 1 gün önce (5 Mayıs) kırlardan 41 çeşit ot, küçük taş ve kekik otu toplanır. Bunlar su dolu bir kap içine atılır ve Hıdrellez sabahı bu suyla el, yüz yıkanır (Bunu yapmakla cildin güzelleşeceğine ve hastalıklardan arınıp, zindelik kazanılacağına inanılır). — 5 Mayıs’ta 41 çeşit ot toplanıp eve gelince, evde bulunan eski hasır ve eşyalardan bir kısmının yakılmasıyla bit, pire ve günahlardan arınılacağına; yakılan bu ateşin üzerinden atlamakla da yıl içinde kazanılmış olumsuz ve kötü alışkanlıkların yok olacağına inanılmaktadır. — Hıdrellez gecesi (5 Mayıs’ta) evin ana giriş kapısına ağaçlardan koparılan yeşil yapraklı dal konur. Özellikle kapıya asılan söğüt dalının sağlık getireceğine inanılmaktadır. — Hıdrellez akşamı toplanan genç kızlar, bir çömleğin içine kendilerine ait bir eşyayı (boncuk, yüzük) atarlar. Hıdrellez sabahı tekrar toplanan genç kızlar, küçük bir çocuğun gözlerini bağlayarak çömlekten boncuk ve yüzükleri tek tek çektirirler. Bu sırada mani bilen kızlar da tek tek mani söylerler. Kimin eşyası hangi manide çömlekten çekilmiş ise; o genç kız, o maniyi kendine göre yorumlar. — Hıdrellez gecesi ısırgan otu koparılıp evin önüne konur. Isırgan otu sabaha kadar yendiyse, o kişinin seneye Hıdrelleze kadar öleceğine, yenmediyse yaşayacağına inanılır. — Hıdrellez akşamı (5 Mayıs) kadın ve kızlar ellerine kına yakarlar. — Hıdrellez akşamı bahçede kenar ve köşelere bakılır. Şayet bakılan yerlerde toprak parıldarsa orada hazine olacağına inanılır. — Hıdrellez akşamı ikindiden sonra bahçede bulunan gül ağacının altına insanlar isteklerinin resmini çizerler.Ev isteyen ev şekli, araba isteyen araba şekli, hayvan isteyen hayvan şekli, evlilik isteyen sevdiğini canlandıran bir resim çizer ve dilekte bulunurlar. Bunu yapmakla o yıl içerisinde isteklerinin gerçekleşeceğine inanırlar. — Hıdrellez sabahı uykudan erkenden kalkılır. — Hıdrellez sabahı anne ve babalar çocuklarını uykudan erken kaldırmak için “kalkın” demezler “uçun, uçun” derler. — Hıdrellez sabahı insanlar uykudan yeşil dallarla uyandırılır. — Hıdrellez sabahı erkenden kalkılıp dereden üç kez geçilir. Çim üzerindeki çiğlere el sürülüp yüzler ıslatılır. — Boyu çok uzun olanların başına hıdrellez sabahı çubukla vurulur (Boyun daha fazla uzamaması için). — Meyve yapmayan ağaçlar Hıdrellez sabahı baltayla korkutulur (Ağaçların korkup meyve vereceğine inanılır). — Hıdrellez sabahı, hayvanlar yeşil dallarla dereye sulamaya götürülür. — Hıdrellez günü, uyku uyunmaz. Uyku uyunursa bütün yıl uyunamayacağına ve işinin iyi gitmeyeceğine inanılır. — Hıdrellez günü badana, temizlik yapılmaz. Kıra çalışmaya gidilmez. — Hıdrellez günü un elenmez, çamaşır yıkanmaz. — Hıdrellez günü dikiş dikilmez. — Hıdrellez günü kavga edilmez. Kavga edilirse bir yıl boyunca kavgalı olacağına inanılır. — Hıdrellez günü hamile kadınların salıncakta sallanmasına izin verilmez. — Hıdrellez günü makas iple bağlanır, açılmaz. Makas kimseye verilmez, elle tutulmaz. — Hayvanların sütünün çok olması için Hıdrellez günü süt pişirilmez, gece pişirilir. Sütü olmayan komşulara süt verilir, yayıkta ayran yapılıp komşulara dağıtılır. — Hıdrellez günü ekmek yapılmaz. — Bazı köylerde Hıdrellez sabahı silah atılır. — Hıdrellez günü beyaz kelebek görülürse o yıl şans ve kısmetin açık olacağına inanılır. Hıdrellez hakkında söylenen birkaç atasözü ; Hıdrellez’de yağan yağmurun bereketli olduğunu belirtmek için; “Hıdrellez yağmurunun damlaları altın olur.” denmektedir. Toprakla ilgili işlerin Hıdrellez’e kadar yapılması gerektiği konusunda “Hıdrelleze kadar bir tutam, Hıdrellezden sonra tutam tutam.” denmektedir. Hıdrellezden sonra yaz olacağı konusunda “Az bilirim uz bilirim, Hıdrellezden sonra yaz bilirim.” denmektedir. Kalbi temiz olan insanların zorda kaldıklarında beklemedikleri yerlerden yardım görebileceklerini belirtmek için de “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez.” atasözü kullanılmaktadır. h. Ölüm Adetleri Bir kişi öldüğünde, evdeki insanlar tarafından yakında ve uzakta bulunan akraba ve yakınlarına haber verilir. Ölüm olayı, köy veya kasaba içine camiden sela okunarak haber verilir. Ölen kişinin defnine çok uzaktan gelecek olan yakınları varsa, ölenin defnedilmesi bir güne kadar bekletilebilir. Ölen kişinin ölüm anı anlaşılınca, başında ezan okunur. Daha sonra çenesi bağlanır ve göz kapakları kapatılır.Mezar kazıcıları tarafından, mezar kazılır. Bu arada evde ölen kişi yıkanmış, son kez yakınlarına gösterilmiş ve gömülecek duruma getirilmiştir. Ölenin defnedilmesi için gelen akrabaları, eş, dost ve yakınları tarafından cami hocasının önderliğinde bazı köy ve kasabalarda ölenin evinde, bazı köy ve kasabalarda ise camide cenaze namazı kılınır. Buradan da mezarlığa götürülür. (Kadınlar camiye veya mezarlığa gitmez, evde kalır.) Tabuttaki cenazenin mezarlığa götürülmesi esnasında herkes cenazeyi taşımak için birbiriyle yarışır. Daha önce hazırlanmış olan mezara gelindiğinde birinci derecedeki yakınları tarafından mezarın içine indirilen beyaz bezle kefenlenmiş ölü, yüzü kıbleye gelecek şekilde yan yatırılır.Orada bulunanlar tarafından mezar çok hızlı bir şekilde kapatılır. Mezarın üstüne baş kısmından ayak kısmına doğru ibrikle su dökülür ve ibrik mezarın yanında bırakılır. Su; temizliği, saflığı, arınmayı ifade eder. Ayrıca mezara su dökülmesi kabir ateşini söndüreceği inancıyla da ilgilidir. Hoca tarafından okunan duanın bitmesiyle gelenler mezarlıktan ayrılır. Mezarlıktan ayrılırken ölünün yakınlarına tekrar başsağlığı dileğinde bulunulur. Ölü camiye veya mezarlığa götürülmek üzere cemaat tarafından evden alınınca geride kalan kadınlar da Kur’an okuyup dua ederler. Bu arada helva pişirilip dağıtılır. Kiremit üzerine yakılan anberden buhur, tütsü yapılarak ölü evinin etrafında dolaştırılır. Evin etrafından geçen insanlar bu kokuyu hissedince o evde cenaze olduğunu anlar. Ölüm olayının birinci gününden itibaren yedi gün, ölü evinde Tebareke okunur ve yedi gün boyunca ölünün yıkandığı yerde mum yakılır. Ölümün yedinci günü mevlit okutulur. Kırkıncı günü helva yapılıp yakınlara, konu komşuya dağıtılır. Bunlar, ölenin ruhu için yapılmış kansız kurban ikramlarıdır. Geçmişte bunlar kötü ruhların yapacağı kötülüklerden korunmak, iyi ruhların yardımını kazanmak ve ölenin ruhunun mutluluğu için yapılırken, günümüzde “Allah rızası” için yapılmaktadır. Ölümün elli ikinci gecesi de mevlit okunur. Yedinci gününde ölenin karnının şiştiğine, kırkıncı günde burnunun düştüğüne ve elli ikinci günde de kemiklerinin eklem yerlerinin birbirinden ayrıldığına inanılmaktadır. Ölümünden sonraki ilk Ramazan veya Kurban bayramında, ölenin mezar taşları mezarına dikilir. Ölenin elbiseleri fakir-fukaraya dağıtılır. Sağlığında vasiyeti varsa yerine getirilmesine özen gösterilir. Bayramlarda, ölenin ruhunun, yakınlarını mezarlığa beklediğine inanılır ve her bayram, mezarı ziyaret edilip dua okunur. ı. Mezar Taşları Bilinen ilk insan topluluklarından günümüze değin, her yerleşim merkezinin içinde veya yakınında mezarlık alanlar bulunmaktadır.Yine bilinen tarihin en erken dönemlerinden itibaren, insanlar ölen yakınlarının defnedildiği mezarları birtakım işaretlerle, yazıtlı veya yazıtsız dikilitaşlarla belirli hale getirmeyi mutlak surette benimsemişlerdir. Nitekim bölgedeki mezar taşlarında, orada yatan kişi genç yaşta ölmüş ise dünyaya doymamışlığı, geride bıraktıklarını çok seviyorsa, onlara özlemi anlatılmaktadır. Bir çoğunda da ölen kişinin mesleği belirtilmektedir. Kırklarel’de mevcut mezar taşlarından bazı örnekler: Bir kuş gibi Uçtum yuvadan Beş yaşında ecel Ayırdı anadan, babadan Ah ederim Yaram derin Genç yaşta Büküldü belim Kara toprakmış yerim 32’de Hak kıldı kerim Hey! Yolcu hey! Dur biraz dur. Hayatın sonu bak! Budur. Vakti gelince ecelin Değişmez hükmü ezelin. Hemşehrim Hediyem ile ben Yuvam pürsurur şen iken İlk önce oğlum, sonra ben, Göçtük henüz pek genç iken. Süleyman Alalıyım ben Dilerim Fatiha senden. i. Batıl İnançlar Bilim ve mantıkla bağdaşmayan, kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar gelen batıl inançlara şu örnekler verilebilir: 1- Doğum ile ilgili inanışlar; — Hamile kadın ekşi yerse erkek, tatlı yerse kız çocuğu doğuracağına inanılır. (Karahalil) — Hamile kadının başı üzerine haberi olmadan bir miktar tuz bırakılır. Eğer kadın eli ile ağzına dokunursa kız, burnuna dokunursa erkek çocuğu olacağına inanılır. (Karahalil) — Hamile kadının karnı sivri olursa oğlan, yassı olursa kız doğuracağına inanılır. (Karahalil) 2- Ölüm ile ilgili inanışlar; — Üç aylarda ölenlere, Ramazan Bayramı sabahı, bayram namazı kılınana kadar Kabirde soru sorulmazmış. — Baykuş (kukumav), kimin evinin üstünde öterse,o evden ölü çıkacağına inanılır. (Çengelli Köyü) — Birisi ölünce mezarı üstüne hemen yağmur düşerse ardından birkaç gün devamlı yağmur yağar. (Karahalil) — Cenaze ile gelin alayı karşılaşırsa, ardından çok ölen olur. (Karahalil) — Durup dururken sandık çatlarsa kadın, kapı çatlarsa erkek ölür. (Karahalil) — Süt çocukları ölürse, günahsız olduğuna ve cennete gittiğine, ahirette anasına-babasına su taşıyacağına inanılır. — Doğumda ve lohusalık durumunda ölenlerin cennete gideceğine inanılır. (Karahalil) — Küçük çocuklar ölünce az ağlamak gerektiğine, ağlansa bile göz yaşlarının akıtılmadan ağlanmasına, aksi halde ölen küçük çocuğun ahirette gözyaşı ile boğulacağına inanılır. (Karahalil) — Birisi ölünce, ölünün yıkanacağı su kendi evinden değil de, uzaktan alınır. Ölünün o evden uzaklaşacağına inanılır. 3- Hayvanlarla ilgili inanışlar; — Kargalar havada bağırarak uçarlarsa havanın bozacağına inanılır. — Bir evde çok karınca çıkarsa, o evde bolluk olacağına inanılır. — Horoz ikindi vakti kapıya doğru öterse, misafir geleceğine inanılır. (Karahalil) — Karıncalar toprak üstüne fazla sayıda çıkarsa, yağmur yağacağına inanılır. (İnece) — Köpek uluması iyiye yorumlanmaz. 4- Bitkilerle ilgili inanışlar; — Meyve ağaçları çiçeklerini döktükten sonra, ikinciye çiçek açarsa kışın çok çetin geçeceğine inanılır. 5- Diğer inançlar; — Güneş batarken kızarırsa, “Gün ardına baktı, yarın hava iyi olacak.” diye inanılır. — Bir kişinin avucunun içi kaşınırsa, eline para geçeceğine; ayağının altı kaşınırsa, yolculuğa çıkacağına inanılır. — Sağ gözün seğirmesi iyiye, sol gözün seğirmesi kötüye yorumlanır. — Güneş batarken yemek yenmez. İnsanın kısmetinin kapanacağına inanılır. j. İsimler - Lakaplar Yeni doğan bebeklere genellikle imam tarafından isim konulması sağlanır. Bu mümkün olmazsa evin veya akrabaların büyüğü tarafından isim konur. İsim koyacak kişi abdest alır, çocuğu kucağına alarak kıbleye doğru döner ve ezan okur. Ezan bitiminde çocuğun kulağına üç kez ismi seslenir. Çocuğa konulacak isim için aile büyüklerinin de onayı alınır ve çoğu zaman isim önceden belirlenir. Bölgede doğan çocuklara genellikle şu isimler verilir: Kız İsimleri Erkek İsimleri • Adviye • Adnan • Aliye • Ali • Bahriye • Bahri • Emine • Emin • Fahriye • Fahri • Fethiye • Fethi • Hamdiye • Hamdi • Habibe • Habip • Halime • Halim • Kadriye • Kadri • Kaniye • Kani • Lütfiye • Lütfi • Muradiye • Murad • Mümine • Mümin • Nazmiye • Nazmi • Nebiye • Nebi • Nuriye • Nuri • Remziye • Remzi • Saniye • Sani • Sadiye • Sadi • Safiye • Safi • Ulviye • Ulvi • Yaşariye • Yaşar • Zekiye • Zeki İnsanların birbirinden ayrılmasını, daha kolay tanınmasını sağlayan lakaplara bölgeden şu örnekler verilebilir: Balcılar Dereliler Kamburlar Korucular Macarlar Muhacırlar Şayakçılar Tokmaklar Böcek Ahmetler Bakırcıklar Burgucular Çömlekçiler Dikmeler k. Halk Hekimliği Her yerde olduğu gibi Kırklareli’de de tıbbın insana ulaşamadığı veya şehirden ve doktordan uzak olduğu köylerde yaşayan insanların, başına gelen çeşitli rahatsızlıklar karşısında zaman içerisinde geliştirmiş oldukları bazı tedavi yöntemleri vardır. Bu tedavi yöntemlerine ve kullanılan ilaçlara “kocakarı” ilaçları denilmektedir. Kocakarı ilaçları çeşitli bitkilerden, hayvansal ürünlerden ve dini dualarla yapılan telkin yöntemlerinden oluşmaktadır. Bazı örnekler verilecek olursa; Nazara karşı, kurşun döküp dua okunmaktadır. Kırklareli’nin hemen hemen bütün köylerinde, ilçelerinde ve il merkezinde nazara karşı dua okuyup kurşun döken yaşlı insanlar bulmak mümkündür. Boğaz şişmesine karşı, inek ve benzeri hayvanların mayıs denen dışkısı bir saç üzerine konup ateşte ısıtılır. Isıtılan mayıs, bir tülbent ile boğaza bağlanır. Diğer bir tedavi yöntemi de kuru soğan küle gömülüp biraz sendirildikten sonra, bir tülbent ile boğaza bağlanmakta ve boğazın yumuşaması sağlanmaktadır. Üçüncü bir yöntem de çekirdeği çıkarılmış zeytinin bir tülbent ile boğaza bağlanmasıdır. Dördüncü bir tedavi şekli de buğday ununun kepeği suyla karıştırılıp lapa yapılır. Hazırlanan lapanın üzerine zeytinyağı da sürülerek bir bezle boğaza bağlanır. Karın ağrısına karşı, kekik otu kaynatılıp içine yumuşak peynir şekeri ilave edilerek içilir. Ayrıca çiçek açmış papatyanın göbeğindeki sarı kısım da kaynatılıp içilir. Bronşite karşı, kara turpun içi oyulur. İçine bal konularak bir gece bekletilir. Ertesi gün hazırlanan bu bal, bronşitli olan kişiye yedirilir. Sinüzüte karşı, acı kavun suyu genize çekilir. Baş ağrısına karşı incecik, dilim dilim kesilen patates bir tülbent ile alına ve şakaklara bağlanır. Kulak ağrısına karşı, ateşte sendirilen pırasanın suyu sıkılır. Bu sudan birkaç damla ağrıyan kulağa damlatılır. Gözde kanlanmaya karşı, yumurtanın akı yağsız pişirilir. Bir tülbent ile kanlanan göze bağlanır. Mayasıla karşı, ilkbaharda derelerden toplanan sülükler, mayasıl yerine yapıştırılır. Vücutta oluşan çürüklere karşı, yeni kesilmiş inek, dana, tavuk gibi hayvanların eti çürük yere sarılır. Vücutta çıkan çıbana karşı keten tohumu un gibi öğütülüp, süt ile karıştırılır. Hazırlanan bu keten lapası çıbanın üstüne bezle bağlanır ve bir gün, bir gece bekletilir. Sonuçta çıbanın kaybolması sağlanmış olur. Diğer bir tedavi yöntemi de çıbanın üzerine, sardunya çiçeği yaprağının akşam yatmadan önce bağlanmasıdır. Parmakta dolama olursa, acı biberin çekirdekleri boşaltılır. Çekirdeği alınmış acı biber, dolama bulunan parmağa bağlanır. Biber, parmakta bir gün, bir gece bağlı kalır ve birkaç gün içinde dolama geçer. Bağırsak kurdunu yok etmek için 7 ila 10 gün boyunca çiğ kabak çekirdeği yenir. Parmağa iğne, diken batıp parmak su toplarsa, su toplanan yere sardunya yaprağı bağlanır. Sardunya bulunmazsa, lokum bağlanıp bir gece bekletilir. Soğuk algınlığına karşı, hardal tohumu sürtülerek parçalanır ve beze sarılarak bir kova sıcak suya atılır. Suda 5-10 dakika bekletildikten sonra o suyla banyo yapılır. Üşümeye karşı ispirto, limon ile vücut, kol ve bacaklar ovulur. Sırt ağrısına karşı, yanmakta olan gaz lambasının gazı ile sırt ovulur. Yukarıda tespiti yapılan tedavi yöntemleri motorlu araçların olmadığı ve doktorların bulunmadığı, kasaba ve şehirlere ulaşımın zor olduğu dönemlerde kesin ve mutlaka başvurulan tedavi yöntemleri iken, bu gün özellikle hastaneler tercih edilmektedir. Ancak yine de zaman zaman bazı köylerde benzer uygulamaların varlığını muhafaza ettirdiği görülmektedir. l. Çocuk Oyunları Oyun; çocukların vazgeçilmez eğlencelerinden biridir. Çocuğun gelişip sosyalleşmesi açısından da çok önemlidir. Oyun, çocukta yaratıcılığı artırır, kişiliği geliştirir. Çocuk, oyunu kaybettiğinde mağlubiyeti kabullenmesini, kazandığında ise sevinmesini öğrenir. El becerilerini artırır, düşüncelerini uygulama alanı bulur. Yörelerdeki çocuk oyunları, yaşanılan çevre ile bağlantılı olarak farklılık gösterir. Yörede çocukların oynadıkları, büyüklerin oynayıp da bugün bir kısmını unuttukları pek çok oyun bulunmaktadır. Bunlardan birkaçı şöyledir: — Beş taş (aşık) oyunu — Tombili (Tumburlens) — Mendil kapmaca — İstop — Yakan top — Kör ebe — Domuzcuk — Çelik — İp atlama — Ortada sıçan — Yağ satarım bal satarım — Kaydırak — Evcilik oyunu — Misket (bilye, zımzık) Bu oyunlardan iki tanesinin oynanış şekli şöyledir: Beş Taş : Karşılıklı iki kişi tarafından oynanır. Kızlar da erkekler de oynar. Taşlar (5 adet) yere atılır. İlk önce “birler” oynanır. Birlerde oyuncu bir taşı baş hizasına kadar havaya atar. Havaya attığı taş yere düşüne kadar taşı havaya attığı elle yerden bir taş alıp, daha önce havaya attığı taşı yakalamak zorundadır. Yakalayamaz ise yanar. İkilerde, yine havaya bir taş atıp aynı elle yerden 2 taş almak, Üçlerde, üç taş almak, dörtlerde havaya attığı taş yere düşene kadar 4 taşı da almak ve havadan düşen taşı tutmak zorundadır. Daha sonra işaret parmağını (sol el) orta parmağının üstüne koyup yere dayayarak köprü oluşturulur. Sağ elle de bir taş yukarı atılır. 4 taşı da birbirine değmeyecek gibi köprü kurduğu parmaklarına yakın bir yere bırakır. Havaya attığı taş yere düşmeden köprüden bir taşı diğer tarafa geçirir ve yukarıya attığı taşı yere düşmeden tutar. Dört taşı da birer birer diğer tarafa geçirince bu bölüm de tamamlanmış olur. Sonra 5 taşı sağ elle havaya atıp birlerde en az bir taş elinin üstünde kalacak şekilde taşları yakalar, elinin üstündeki (tersindeki) taşı tekrar eliyle yukarı atar ve avucuyla yere düşmeden yakalar. Bu hareket ikilerde 2 taş, üçlerde 3 taş, dörtlerde 4 taş ve beşlerde 5 taş elinin üstünde tutulup avucuyla yakalayacak biçimde devam eder. Elinin üzerinde eksik taş yakalarsa ve avucuyla tutamazsa yanmış olur. Tüm bu hareketleri aksatmadan (yanmadan yapıp tamamlarsa, oyunda başarı sağlamış olur ve rakibine karşı bir oyun ilerde olur. Aynı oyun koyun, kuzu ve keçilerin ön ayaklarının dizlerinden çıkan aşık kemikleriyle de oynanır. Hatta taştan ziyade aşık kemikleriyle oynanmaktadır. Bu oyun evde, sokakta, kısacası biraraya gelen iki kişinin öncelikle tercih ettiği bir oyundur. Tüm çocuklar tarafından bilinir ve sevilerek oynanır. İstop : Üç veya daha çok oyuncuyla, kız ve erkek karışık oynanan bir oyundur. Çok oyuncu olursa daha neşeli olur. Her oyuncu kendine bir takma isim bulur veya kendi isimleri ile oynarlar. Ebe olan ortaya geçer ve elindeki topu havaya atarak, birinin ismini söyler. İsmi söylenen çocuk havaya atılan topu yakalamaya çalışır. Bu arada diğer çocuklar uzaklaşabilecekleri kadar uzaklaşırlar. İsmi söylenen çocuk, topu tuttuğu anda “istop” der ve bu anda herkes olduğu yerde kalır. Ebe, topu en yakın olana atıp vurmaya çalışır. Duran çocuklar hiç kımıldamazlar. Top kime değerse, o çocuk “ebe” olur. Yeni ebe de aynı şekilde topu havaya atarak, oyunu devam ettirirler. Top hiçbir çocuğa isabet etmezse ebe çocuk topu yine alır ve havaya atarak oyunu sürdürür. m. Halk Oyunları Türkler, Orta Asya’dan Anadolu’ya, oradan da 14. yüzyıldan itibaren Balkanlar’a yayılmaya başlamış ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile birlikte tekrar tersine bir göç ile Balkanlar’dan bugünkü topraklara gelmişlerdir. Balkanlar’da kaldıkları ortalama 450 yıllık süre içerisinde Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, Makedonya, Arnavutluk gibi ülkelerin insanlarıyla yan yana yaşamış, onları kendi kültürleriyle etkiledikleri gibi, onların kültürlerinden de etkilenmiştir. Kültür bölgesel özellikler gösterdiği halde, doğduğu yerde kalmayarak, yayılmaktadır. Halk oyunları da anonim bir özelliğe sahiptir. Halk oyunları (dansları) ilk çıkış noktasında bir olayı, bir isteği, bir üzüntüyü dile getirmek için oluşturulmasına rağmen, aynı halk dansı günümüzde insanlara sevinç, neşe ve güzel duyguları tattırmakta ve insanları coşturmaktadır. Ortaya çıkışı insanlık tarihiyle paralellik gösteren halk oyunları, zamanla değişime uğramakta, oynayan kişilerce yeni figürler eklenebilmektedir. Zaten ilk çıktığı gibi değişmeden günümüze kadar gelmiş halk oyunu bulmak da zordur. Kırklareli yöresi halk oyunları; Balkanlar’dan gelip yöreye yerleşen göçmenlerin beraberinde getirdikleri değerler ile geldiklerinde karşılaştıkları kültürün (oynadıkları oyunların) karışımıyla ortaya çıkan sentezin ürünü olduğu söylenebilir. Çünkü Balkanlar’dan gelip buraya yerleşenler ve bu kuşağın devamı olan kişiler, bu oyunlara sıkı sıkıya sahip çıkmışlar, otantik yapısında herhangi bir değişikliğe müsaade etmemişlerdir. Bu durum da yurt genelinde Kırklareli halk oyunlarının beğeni ile izlenmesine ve diğer yörelerde de öğrenilmek, oynanmak istenmesine neden olmaktadır. Kırklareli yöresi halk oyunları; bayramlarda, evlenme düğünlerinde, asker düğünlerinde, özel günlerde ve her türlü törende oynanır. Günümüzde yöreye ait halk oyunları köylerde davul-zurna ile yapılan düğünlerde oynanmakta iken, şehir ve kasabalarda org ile yapılan düğünlerde pek oynanamamaktadır. Yöre’nin halk oyunları, genellikle iki davul, iki zurna ile oynanmakta olup, birinci zurna melodiyi söylerken ikinci zurna da dem tutar. Oyunlar genellikle ağır başlayıp hızlı biter. Kollar bağlı olarak oynanan oyunlar ve karşılıklı oynanan oyunlar vardır. “Kırklareli karşılaması” çiftlerin karşılıklı oynadıkları bir oyundur. Hora denilen ikinci bir oyun da el ele, kol kola, omuz omuza toplu olarak oynanan bir oyun olup, bölgede yaygın olarak oynanmaktadır. Diğer bir oyun grubu da “kabadayı” oyunudur. Davul-zurna eşliğinde erkekler tarafından oynanır. Yavaş başlayıp çok hızlı biter. Hora ve kabadayı oyunlarında oyunu yönlendiren ekip başıdır. Halk oyunlarından bazı örnekler; Alay Beyi, Ali Paşa, Arzu ile Kamber, Boymisa, Dere Boyu Eski Kasap, Galamata, Kabadayı, Kara Yusuf, Kambana, Kırk Haydut, Kız Karşılaması, Pavle, Sirto, Gayda, Hanım Ayşem ve Drama Karşılaması vb. sayılabilir. İsmini ortaya çıktığı Batı Trakya’daki Drama Şehri’nden almış olan “Drama Karşılaması”nın sözleri şöyledir: Yukarı mahalle çeşmeleri Akar akar süzülür, Sana bu şarkılar Esmam Gazinoda düzülür. Yukarı mahalle çeşmeleri Değirmen döndürür, Senin o bakışların Esmam Beni öldürür aman aman. “Hanım Ayşem” göçler sırasında Batı Trakya’dan bölgeye gelen göçmenler vasıtasıyla getirilmiş, kızlı erkekli oynanan bir oyundur. Bir gencin sevgilisine yaktığı türkünün sözleri, gencin sevgisini anlatır. Türkünün sözleri şöyledir; Giderim yolce yolce Yolun çiçeği morce O senin bakışların Hanım Ayşem Sokuyor beni borce. Arpa ektim gül bitti Gül gibi yarim gitti Sen orada ben burda Hanım Ayşem Eridi yağım bitti. Bir diğer oyun da “İzzet Hoca”dır. Batı Trakya’da çok zengin birisi olan İzzet Hoca, kızının düğününü yapmaktadır. Kına gecesi eğlenceler devam ederken kırk haydut tarafından gelin kaçırılır. Haydutlar tarafından kaçırılan gelinin İzzet Hoca’nın kızı olduğu anlaşılınca, haydutların en küçüğü tarafından, kız öldürülür. Bu olaya istinaden bir türkü yakılmış ve olay danslarla betimlenmiştir. Oyun erkekler tarafından oynanır. Kına gecemde çaldılar beni Dokuz dizi altunumu verdim Yine kurtulamadım anacığım En küçüğü canıma kıydı. Haydi dediler Sırça Pınar’a anacığım Götürdüler beni dönmez yollara Bana sordular anacığım, Sen kimin kızısın Ben de dedim İzzet Hoca’nın kızıyım. Yörede en çok sevilerek oynanan oyunlardan birisi olan “Sülüman Ağa”, kızlı-erkekli ve mendille oynanan hareketli bir oyundur. Çift davul-çift zurna ile karşılama türünde oynanan oyunun türkü sözleri şöyledir; Abe Sülüman Ağa Tut çakal beygiri Vuralım yuları Alalım gelini Sülümanağanın karısı Pencereden bakar Pencereden bakar Sülümanağanın karısı Çok canlar yakar. “Zigoş”, adını Batı Trakya’nın Drama ve Kavala arasında bulunan Zigoş Köyü’nden almaktadır. Çift davul, çift zurna ile oynanmaktadır. Çok hareketli olan oyun, düğünlerde sevilerek oynanır. n. Kırklareli’de Yağmur Duası Köylünün, geçim kaynağı olan toprağa ektiği mahsulünün verimli olması için havaların kurak geçtiği, suya ihtiyaç duyduğu zamanlarda “yağmur duası” yapılmaktadır. Kırklareli’nin hemen hemen her köyünde, Nisan veya Mayıs aylarında yapılan yağmur duası, komşu birkaç köyün birleşerek yapabildiği gibi, genelde her köy ayrı ayrı program yapmaktadır. Kırklareli’nin tüm köylerindeki yağmur duaları çoğunlukla birbirine benzemektedir. Bu nedenle, Ahmetçe Köyü’nde yapılan yağmur duasının tanıtımı, örnek olması açısından yeterli olacaktır. Merkez İlçe’ye bağlı Ahmetçe Köyü’nde yağmur duası geleneksel olarak her yıl yapılmaktadır. Yağmur duası için belirli bir gün olmamakla beraber, köylünün ortak kararıyla tarih belirlenir. Herkes gönlünden koptuğu kadar, köy muhtarlığına para verir. Zengin sürü sahiplerinin de kurbanlık koç ve kuzu verdikleri olur. Tarihi belirlenen yağmur duasına komşu köyler de davet edilir. Duadan üç gün önce 8-12 yaşları arasındaki çocuklar, köyün etrafında, özellikle yüksek yerlerde ve mezarlıkta gezdirilir. Yüksek yerlerde yağmur yağması için mezarlıklarda ise ölmüşlerin ruhu için dua edilir. Dua yapılıncaya kadar geçen sürede şayet yağmur yağar ise program, yağan yağmur için “şükür duası” olarak devam eder. 1977 yılına kadar yapılan bir gelenek ile yağmur dualarında, nohut - fındık büyüklüğünde yetmişbin adet taş toplanır. Köyde okumasını bilen kişiler tarafından Kur’an-ı Kerim’de mevcut olan bir cümlelik ayet (Şura Suresi, 28. Ayet) bu taşlara tek tek okunur. Okunan taş, hava yağışlı olsun diye dil ile ıslatılır. Taşlar okunurken, rüzgar çıkıp yağmur bulutlarını dağıtmasın diye, esnememeye özen gösterilir. Okunup dil ile ıslatılan yetmiş bin küçük taş, köylünün tamamının katılımıyla yapılan yağmur duasından sonra, çuval içinde dereye gömülür. Taşların dereye gömülmesi sırasında 4-5 kişi tarafından yine dua edilir. Çok yağmur yağar, sel olur ise dereye gömülen bu taşlar yağmur azalsın diye dereden çıkarılır. Taşa dua okuma geleneğinin terk edildiği 1977 yılından sonra, Ahmetçe’nin yağmur dualarında, 41 boğumlu asma çubuğuna dua okuyup, dereye gömme geleneği ortaya çıkmıştır. Yine tüm köylünün katılımıyla yapılan yağmur duası bittikten sonra, tek parçadan oluşan 41 boğumlu ve her boğuma Yasin-i Şerif okunmuş asma çubuğu, başta köy imamı olmak üzere, 4-5 kişi tarafından köyün deresine gömülür. Şayet çok yağmur yağar sel olur ise o asma çubuğu gömüldüğü yerden çıkarılır. Yalnız erkeklerin katıldığı, yemeklerin yapılıp yendiği yağmur duasında, avuç içleri göğe doğru değil, yere doğru açılmaktadır. Yakın tarihlere kadar yapıldığı halde bu gün yapılmayan diğer bir gelenek ise yağmur duası esnasında birbirlerini görecek uzaklıkta koyunlar bir tarafta, kuzular diğer tarafta bekletilir. Analarını gören kuzular ve kuzularını gören koyunlar melemeye başlar. Koyun ve kuzuların bu meleme sesleri yağmur yağsın diye Allah’a yakarış olarak yorumlanır. Yağmur duası sonrasında, hazırlanan yemek gelenlere ikram edilir. Genel olarak muhtarlıkta toplanan yiyecek malzeme, yağmur duasının yapılacağı yere daha önceden götürülüp işin ehli olan 8-10 kadın tarafından et ve pirinç pilavı olarak yapılmıştır. Sofralar kurulur, her sofraya tepsilerle kuru fasulye, etli pilav ve yoğurt konarak, topluca yemek yenir.Yemekten sonra, yağmur duasını yaptıran hoca tarafından yemek duası yapılır. Artan yemekler, köyde fakirlere verilir. Ayrıca yemek artarsa komşu köylere de gönderilir. 3. Maddi Kültür a. Halk Mimarisi Mimari yapıların oluşmasında, şekillenmesinde arazinin yapısı, iklim, bölgedeki doğal malzeme ile yapıyı yapan ustanın bilgi ve becerisi etkili olmaktadır. Bulgaristan sınırında ve Karadeniz kıyılarında yer alan Kofçaz - Vize ilçeleri ve köylerinin yer aldığı bölgeler ormanlık olup, taş malzeme bol miktarda bulunmaktadır. Bu nedenle yapılarda taş ve ağaç, çatıda ise kiremit kullanılmaktadır. Kırklareli Merkez İlçe’nin güneyinde kalan bölgesi, Babaeski, Lüleburgaz, Pehlivanköy ilçeleri ile Pınarhisar İlçesi’nin güneyinde kalan bölümünde orman ve taş hayli azalmakta, bunların yerini tahıl ekilebilir düz, toprak arazi almaktadır. Bu nedenle bölgedeki evler kerpiçten olup, çatı malzemesi yine kiremittir. Mimari yapılarla ilgili çeşitli inanışlar da mevcuttur; mutfak suyu ile tuvalet ve banyo suyu aynı yere akıtılmaz. Ev halkından birisi öldüğünde, ölen kişinin yıkandığı yere yeni bir yapı yapılmaz. Yağmur yağar, gök gürlerken evlerin dışarı açılan ana kapısının eşiğinde ve saçak altında durmamaya özen gösterilir, ayrıca oda içerisinde iken kapı arkasında durmanın iyi olmadığına, orada duranın başına uğursuzluk geleceğine inanılır. Bir diğer inanış ise evin ana giriş kapısının iç üst kısmına “karınca duası” yazısı konmasının eve bolluk ve bereket getireceği düşüncesidir. b. Yöresel Kıyafetler Günümüzde Kırklareli halkı hazır elbise giymekte ve giyim tercihi moda akımına göre zaman zaman değişebilmektedir. Eski yıllarda köy ve şehirlerde yaşayanlar arasında gözle görülür farklılıklar bulunmakta iken, bu gün aradaki fark oldukça azalmıştır. Köylerde özellikle 50 yaş ve üstündeki kadınlar dışarıda çarşaf, ferace denilen siyah renkli giysileri kullanmaktadır. Renkli basmalardan yapılan şalvar, bluz, ayaklara koyun yapağından örülme çetik, başlarına eşarp ya da beyaz bezden oluşan baş örtüleri ise ev içinde giyilmektedir. Erkekler genelde hazır olarak aldıkları ceket ve pantolon giyer, başlarına ise kasket ya da şapka kullanmaktadır. Yaşlı olanlar sıcak tutsun diye kışları şayak (aba) pantolon giyerler. Gençler ile yaşlılar arasında, giyimde büyük farklılıklar vardır. Genç kızlar saçlarını örtmezler. Bu durum ilk zamanlar aile büyükleri tarafından yadırganmasına rağmen, bu gün hoş karşılanmaktadır. Genç erkekler de gayet modern giyinmekte ve başlarında şapka kullanmazlar. Yörenin halk oyunu kıyafetleri ise şunlardır; Kadın Giysileri: Başa çember, oyalı yemeni, grep, yazma, kıvrak, tartma, vala; sırta iç donu, bürümcek gömleği, cepken, şalvar, fıta, uçkur, fistan, yağlık, toka; ayağa ise yemeni, çetik (şaşon), çorap giyilmekte ve boyunda kurdelaya dizili altın, kulaklara da küpe takılmaktadır. Erkek Giysileri: Başa fes; sırta gömlek, cepken, kollu-kolsuz cemedan, potur, kuşak, peşkir; ayağa ise yemeni, çarık eve çorap giyilmektedir. Aksesuar olarak yağlık, mendil, silahlık, tütün tabakası ve köstek kullanılmaktadır. c. Yöresel Mutfak Yöre mutfağının kaynağını tarım ürünleri, büyük ve küçük baş hayvancılık ile deniz ürünleri oluşturmaktadır. Bölgede üretilen ve yöre mutfağına besin olarak giren tarım malzemesi; buğday, ayçiçeği, şeker pancarı, çekirdeklik kabak, patates, mısır, kuru fasulye, arpa, üzüm, karpuz, kavun, domates, biber; meyve olarak şeftali, erik, ceviz, kayısı, elma, ayva, dut, çilektir. İnek, koyun, keçi, manda; kümes hayvanlarından da tavuk, ördek, hindi, kısmen de kaz beslenir. İl’in Karadeniz’e kıyısı bulunan Demirköy ve Vize ilçelerine bağlı İğneada, Kıyıköy, Beğendik ve Limanköy’de yaşayan halkın geçim kaynağının önemli bir kısmını ise balıkçılık karşılamaktadır. Balık türleri arasında kalkan, tekir, barbun, mezgit, hamsi, istavrit, palamut, çinekop, sarıkanat, lüfer, kofana ve yayın yeralmaktadır. Göletlerde aynalı sazan ve İsrail sazanı, derelerde ise kara sazan, kızıl kanat, miryana, gümüş balığı ve alabalık bulunmakta ve bu çeşitlilik yöre mutfağına yansımaktadır. Kırklareli’de hayvansal ürün olarak et, süt ile yoğurt, peynir, ekşimik; kümes hayvanlarından da yine et ve yumurta elde edilmektedir. Bütün bu zengin malzemeden Yöreye özgü çeşitli yemekler yapılmaktadır. Bölgesel isimle anılan yemeklerden bir kısmı; işkembeden yapılan değirmendere, hamurdan yapılan umaç çorbası, sığır etinin kaynatılmış suyundan yapılan höşmel, papara, yağlı çorbalar, özel olarak hazırlanmış ve muhtevaca zengin tarhanadan yapılan tarhana çorbası, yoğurtlu labadadan yapılan borani, unla pişirilen labadadan yapılan toğga, korda sendirilmiş patlıcan, biberden yapılan manca, turşu ve lahanadan yapılan kapuska yemekleridir. Özellikle düğünlerde çok yaygın olarak yapılan etli yahni, çeşitli sebze katkılı papaz yahnisi, et haşlama, tas kebabı, hıdrellez kuzusu da denilen kuzu kapama, ciğerden yapılan ciğer yahni ile ciğer tava yemekleri, lahana turşusu ve pirinç ilave edilerek yapılan kalle yemeği, un ile yapılan tavuk bulamacı, pirinç katkılı tavuk kapama ve hindi kapama etli yemekler sınıfındadır. Balık yemekleri; kalkan balığı, tekir, barbun, mezgit, hamsi, istavrit ve Eylül ayı sonuna kadar yağlanmadan önce palamut balığı tavada, yağda kızartılarak yenir. Eylül ayından sonra, boylarına göre ismi değişen çinekop, sarıkanat, lüfer, kofana yağlı balık olduklarından ve palamut balığı da yağlanmaya başladığından ızgarası yapılmaktadır. Gerek tatlı su balıkları, gerekse Karadeniz’den tutulan balıkların hepsi korda yapılabilmektedir. Karadeniz’de tutulan palamut ve torik balıklarının lakerdası, kefalin pilakisi zevkle yenen balık yemeklerindendir. Hamsi balığının tavada ve yağda kızartması yapıldığı gibi, fırında buğulaması da yaygın olarak yapılmaktadır. Göçmen hayvanları yolu üzerinde bulunan İl’de tavşan, bıldırcın, üveyik, ördek, keklik gibi kuşlar avlanmaktadır. Avlanan tavşandan tavşan çorbası, tavşan köftesi, tavşanlı tarhana bulamacı, tavşan tandır, tavşanlı papaz yahnisi; bıldırcından bıldırcın çorbası, bıldırcın kağıt kebabı; üveyikten üveyik çorbası, üveyik kapaması, üveyik kağıt kebabı; ördekten ördek çorbası, ördek kağıt kebabı ve ördek kandilli mantı gibi yemekler yapılmaktadır. Yabani otlarla yapılan yemekler grubunda ise ısırgan otundan yapılan kupriva yemeği ve yine ısırgan otundan yapılan ısırgan böreği dikkat çekmektedir. Un mamulü olarak köy fırınlarında yapılan has un ekmeği, içine tuz katılmadan has un ekmeği gibi yapılan tuzsuz ekmek, nohutlu ekmek, katmer, somun, akıtma ve gözleme ekmek sınıfından olup, ayrıca yufka içine pırasa konarak yapılan pırasa böreği, ekşimik, kıyma ve tereyağı konarak yapılan muhacir böreği, bulgur ve ekşimik konarak yapılan kıvrım böreği, rendelenmiş kabak konarak yapılan kabaklı kıvrım, sarmısaklı yoğurt ile yapılan tatar böreği Yöreye has yapılan börek türlerindendir. Sac üzerinde pişirilen ve yufkadan yapılan kartalaç, mısır unu ve yoğurt ile yapılan pilaska, hamurun ortası açılarak yerine soğan ve kıyma konmasıyla fırında pişirilen kalın kıyı çöreği en sevilen çörek türlerindendir. Yöre yemeklerinde ayçiçek yağı, tereyağı, bölgede yetişmemesine rağmen zeytinyağı, soya yağı, margarin ve rapitsa yağları kullanılmaktadır. Baklava, irmik tatlısı, kadın göbeği, taze peynir irmik ve yumurta ile yapılan höşmelim (yağmur dualarında yaygın olarak yapılır), zerde tatlısı, üzüm şırasının kaynatılmasıyla yapılan bulama tatlısı, kabarmamış hamurun içine yumurta kırılarak yapılan hurma tatlısı, ekmek tatlısı, kabak tatlısı Yörede bilinen tatlı çeşitleridir. Kırklareli’de yapılan diğer yiyecek ve içecekler: Yeni doğum yapmış ineğin ilk bir haftalık sütünden yapılan kaymakçına (kaygana, kortmaç), Soğan, süt, ayran, piliç bulamacı, Yaygın olarak sucuk yapımı, Bölgede yetişen üzüm, pancar, dut, karpuz gibi meyvelerin hepsinden yapılan pekmez, Bölgede yetişen erik, kayısı, ayva gibi meyvelerden pestil, Bölgede yetişen vişne, çilek, kızılcık, kayısı, erik, elma, ayva, güvem gibi meyvelerden reçel ve şurup yapılmakta, Değişik katkı malzemeleri bulunan yazlık helva, tahin helvası, susamlı helva, leblebi şekeri, lokum ve akide şekeri yapılmaktadır. Özel Gün Yemekleri ve Sofra Adabı: Dini bayramlarda, mevsimlik bayramlarda, düğünlerde, yağmur dualarında, doğumlarda, ölümlerde, hasat bitimlerinde yapılan yemeklerdir. Yemek şehirlerde masada, köylerde ise yer sofrasında yenmektedir. Aile halkı sofraya topluca oturur ve aile büyüğü “haydi buyurun” deyip ilk lokmasını aldığında, diğerleri de yemeğe başlamaktadır.Yemek yerken konuşmamaya, parça ekmek bırakmamaya dikkat edilir. Karnı doyup sofradan kalkan kişi, “Yarabbi şükür Allah, olmayana da versin - Yarabbi şükür, Allah bize versin, biz de elaleme verelim - çok şükür Elhamdülillah” gibi dualar eder. Eller ve ağızlar yemekten sonra mutlaka yıkanır. Yemekten sonra ağızlarını ve ellerini yıkamak istemeyen çocuklara, “ağzını yıka, yoksa şeytanlar ağzına gem vurur.” denir ve temizliğe dikkat etmeleri temin edilir. d. Yöresel El Sanatları Kırklareli’de 19. yy. ortalarına kadar dokumacılık, arabacılık (taliga yapımcılığı), ağaç işçiliği, boyamacılık, çömlekçilik, traktörlerin henüz ortaya çıkmadığı öküzlerin ve atların ziraatte kullanıldığı dönemlerde boyunduruk, zelve yapımcılığı, saraçlık, nalbantlık, çarık yapımcılığı, takunya yapımcılığı oldukça yaygındı. Bu gün bunların hemen hepsi kaybolmuş, İl’de iki çömlekçi atölyesi ve el süpürgesi yapım atölyeleri dışında, eski el sanatlarına ait iş yeri kalmamıştır. İl, ilçe ve köyler de dahil olmak üzere tüm yerleşim merkezlerinde kızlar kendi çeyizleri için beş şişle yapak çorap ve çetik, tığ ile çember ve tülbent kenarı, karyola takımı, televizyon örtüsü, buzdolabı örtüsü, sehpa örtüsü, vitrin örtüsü, masa örtüsü, yün paspas, yün mutfak peçeteleri, yün mutfak örtüleri yapmaktadır. Ayrıca genç kızlar çeyizlerine koymak üzere, damat için yün ya da koyun yapağından eldiven, şal, süeter, kazak, hırka, çorap, takke gibi giyecekler yapar. 19. yy. ortalarına kadar hemen her köyde dokuma tezgahı bulunmaktaydı. Herkes kendi ihtiyacı olan peşkir, önlük, çarpana dokumaları, bez dokuma, pala denilen yer yaygıları, kilim, namazlah, felemen kumaşı gibi yöreye ait bezleri dokumaktaydı. Günümüzde teknolojinin getirdiği rahatlık ve çeşitliliğe rağmen, Babaeski İlçesi, Karahalil Beldesi’nde ve Merkez İlçe’ye bağlı İnece Beldesi’nde istisnai olarak el dokuması kumaşlar üretilmektedir. Ayrıca Kofçaz İlçesi’nin Devletliağaç, Malkoçlar, Tatlıpınar köylerinde, Demirköy İlçesi’nin Armutveren, İncesırt köylerinde çul, çultar, çimdik denen dokumalar az da olsa yapılmaktadır. Çimdik ve çultar yere serilip üzerinde oturmak için, çul ise hayvanların üstünü örtmek için dokunmaktadır. Yakın zamanlara kadar, özellikle Kofçaz İlçesi ile Demirköy İlçesi’nin bazı köylerinde koyun yapağından, keçi kılından pantolon ve ceket ile adına “kebe” denilen çoban paltosu yapımında kullanılan şayak dokumalar yaygın olarak yapılmaktaydı. Ancak fabrikasyon kumaşın yaygın hale gelmesiyle, şayak üretimi de son bulmuştur. Şayak dokuma, 20 Aralık 1930 tarihinde Kırklareli’yi ziyarete gelen Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından da çok beğenilmiş ve kendileri bu sanatın yaygınlaştırılması için tavsiyede bulunmuştur. Bu gün, Merkez İlçe’ye bağlı Kavaklı Beldesi’nde ve Demirköy İlçesi Armutveren Köyü’nde ticari amaçla genç kızlar el tezgâhlarında halı dokumaktadır. KAYNAK: Zekeriya KURTULMUŞ, Kırklareli İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Folklor (Halk Kültürü Araştırmacısı)
|